İki kişi karşılıklı oturmuş, keyifli bir sohbet eşliğinde kahve içiyor. Sohbet güzel, ortam sakin… Ta ki üçüncü bir kişi gelip basit gibi görünen bir soru sorana kadar:
“Bu fincanın sapı hangi tarafta?”
Fincanı tutan, hiç tereddüt etmeden “Sağda” diyor.
Karşıdan bakan ise “Hayır, solda” diye cevap veriyor.
Bir anda sesler yükseliyor. Herkes gördüğünü savunuyor. Tartışma büyüyor, taraflar çoğalıyor. Dördüncü biri geliyor, o da kendi oturduğu yerden bakıyor ve “Sap solda” diyor. Kalabalık artıyor, gerginlik yükseliyor.
Oysa işin özü çok basit: Herkes doğruyu söylüyor. Ama herkes kendi baktığı yerden doğruyu söylüyor. Fincanı tutanın gerçeği başka, karşıdan bakanın gerçeği başka. Kimse yalan söylemiyor; sadece bakış açıları farklı.
Sorun da tam burada başlıyor. İnsanlar, kendi gördüklerini mutlak gerçek sanıyor. Karşısındakinin gördüğünü dinlemek yerine, sesini yükseltiyor. Tartışma, hakikati arama çabasından çıkıp bir “haklılık kavgasına” dönüşüyor.
İşte bugün toplumda, siyasette, sosyal hayatta yaşadığımız tartışmaların büyük bölümü tam olarak böyle. Herkes kendi penceresinden baktığı gerçeği savunuyor; ama kimse yerinden kalkıp fincanın etrafında dolaşmayı düşünmüyor. Kimse “Acaba karşımdaki neden böyle görüyor?” sorusunu sormuyor.
Oysa bu noktada ihtiyaç duyulan şey, akil bir bakış. Fincana tek yönden değil, her yönden bakabilen; tarafları susturmak için değil, anlamak için dinleyen bir akil duruş… Gerçekleri bağırarak değil, göstererek anlatabilecek bir ortak akıl.
Bugün insanların kavgası, çoğu zaman fikir ayrılığından değil; bakış açısı körlüğünden kaynaklanıyor. Uzlaşma ise ancak herkesin kendi yerinden bir adım geri çekilip, bütüne bakmayı kabul etmesiyle mümkün oluyor.
Belki de hepimizin yapması gereken şey şu:
Bir an durmak, fincana kendi yerimizden değil, başkasının oturduğu yerden de bakabilmek…



YORUMLAR